Ara

böyle şeyler olur

Kategori

Her şey filmle başlar

Kaçak Kadın

Film boyunca katilin kim olduğu konusunda sürekli fikrinizin değiştiği filmler olmuştur ya da sempati duyduğunuz bir karakterden filmin sonunda nefret ettiğiniz olmuştur. Ancak herhangi bir filmde, kilit bir karakterden önce nefret ettiğin
iz, sonra ona acıdığınız, ardından kızdığınız, sonra takdir ettiğiniz, ardından gıcık olduğunuz ve en sonunda acıdığınız oldu mu? Olmadıysa, henüz Gone Girl’ü izlememişsiniz demektir. Gone Girl, sakin bir başlangıç sahnesinin ardından olaylar geliştikçe seyircisini ters köşeye yatıran, her defasında bir köşeden alıp diğerine savuran oldukça etkileyici bir film. Alışkın olduğumuz pek çok filmin aksine, film süratle giderken henüz ilk yarısında sır perdesi aralanıyor. Ancak tam da olayın çözüldüğü noktada işin boyutu değişiyor ve başından beri içinde bulunduğunuz hikayenin hiç de görüldüğü gibi olmadığının farkına varıyorsunuz.

GoneGirlGone Girl adından da anlaşılacağı gibi kayıp bir kadının değil, hapsolduğu hayattan kaçan, kaçarken de onu bu hayata hapseden kocasından ölümcül bir intikam almaya çalışan kaçak bir kadının hikayesi. Kaçak kadının intikam alma sebebi ilk etapta mantıklı gelse de önceki sevgilileri ile yaşadıkları anlatıldıkça, kadının biraz sorunlu olduğuna karar veriyorsunuz. Birlikte olduğu erkeklerin hayatını mahvetmek onun için hayat tarzıdır bir bakıma ve tıpkı önceki sevgililerine yaptığı gibi kocasının da hayatını mahvetmeye kararlıdır.

Bu kez plan ortadan kaybolmak ve bu kayboluştan eşini sorumlu tutmaktır. Plan başarıya ulaşamamış gibi görünse de hırslı ve bir o kadar da deli kaçak kadın, ortadan kaybolarak kocasının hayatını mahvedemese de onu kendisiyle bir ömür geçirmeye zorlayarak amacına ulaşacaktır.

Baştan sona heyecan içerisinde izlenebilecek Gone Girl, son zamanların popüler konusu “kayıp” temasına sahip, en sürükleyici ve şok edici film.

Starwars’ta Hayal Kırıklığı Yağmuru

star warsBu yazıda bahsi geçen hayal kırıklıkları, filmin çekildiği dönem düşünüldüğünde bir ihtimal hayal kırıklığı olarak kabul edilmeyebilir. Yine de insan şunu düşünmeden edemiyor: bundan 45 sene önce bir insan uzayda farklı türlerin yaşamını, onlar arasındaki savaşı, uzay gemilerini, farklı gezegenleri hayal edebiliyorsa, bu kadar basit bir olayı nasıl oluyor da atlıyor ya da gözden kaçırıyor.

Luke’un isyancılara dahil olması bir tesadüften ibaret olmamalıydı. En azından bu tesadüflerin oluşmasında Güç’ün bir etkisi olduğunu az da olsa hissedebilseydik.

Luke’un bir Jedi olması biraz daha zorlu olmalıydı, bir anda karşımıza ben bir Jedi’m diye çıkmamalıydı. Bir Skywalker olarak Güç’ün Luke ve ailesi üzerinde çok büyük etkisi olduğunu biliyoruz ancak yine de Jedi olma aşamaları biraz daha inandırıcı ve dikkat çekici olmalı sadece sözle geçiştirilmemeli.

Darth Vader iyi tarafa geçmemeliydi. Kötünün içindeki iyiliği keşfedip iyilerin tarafına geçmesi İsyancıların ideolojisinin başarısına düşürülmüş bir gölge oldu. Darth Vader kötü tarafta kalıp kötü olarak ölmeliydi.

İmparator gibi tüm gezegenlere hükmetmeyi başarmış bir karakter yüksekten düşerek ölmemeliydi. Daha görkemli bir ölümü hak ediyordu. Darth Vader tarafından değil, Luke tarafından öldürülmeli ya da isyancıların saldırısı sonucu ölmeliydi.

Han Solo’nun imparatorluk askerini sırtından dürterek kandırdığı sahne kesinlikle olmamalıydı. Düşmanın zeka olarak isyancılardan zayıf olduğunu göstermek, isyancıların başarısını gölgeleyen başka bir unsurdu bence. Kendinden zayıf olanı yenmek zaten kolaydır. Önemli olan güçlü olana karşı kazanılan zaferdir.

Luke ve Leia’nı kardeş olduklarını şıp diye öğrenmemeliydik. Sanki Luke saklaması gereken bir sırrı bir anda ağzından kaçırıvermiş gibi oldu. Bu kadar büyük gerçekler bu kadar önemsiz anlatılınca, olayın tüm büyüsü kaçıp gitti.

Han Solo’nun ergen tripleri ve Leia’nın her ortama uyum sağlaması olmasaydı, eksikliğini hiç hissetmezdik.

Bana Biraz Kevin’dan Bahset

we-need-to-talk-about-kevin 2We Need to Talk About Kevin, son yıllarda izlediğim en etkileyici ve kafa kurcalayıcı filmdi diyebilirim. Adının insan üzerinde bıraktığı etkisinden olsa gerek, üzerinde günlerce konuşulabilecek bir film. İzleyeli çok uzun bir süre olmasına rağmen, her fırsatta film hakkında konuşup bulabildiğim her yerde filmle ilgili yazılanları okuyorum. Ancak hiçbir şekilde kafamdaki Neden sorusuna tatmin edici bir cevap bulamıyorum.

Her fırsatta ebeveynini çileden çıkaran, hatta katliam yapacak kadar uçlarda yaşayan bir çocuk ile annesinin ilişkisini ve tüm film boyunca bu çocuğun yaptıklarının nedenini anlamaya çalışıyoruz. Ancak düşündüğümüz her neden bir sonraki sahneyle kendi kendini çürütür hale geliyor. Net olarak bildiğimiz tek şeyse Kevin’ın annesiyle bir problemi olduğu.

Kevin’ın annesine öfkesini, nefret demek istemiyorum çünkü filmde Kevin’ın annesinden nefret etmediğine dair pek çok ipucu da var, annesinin onu istememesi gibi basit bir tespitle açıklanamaz. Eva’nın oğluna karşı ilgisizliğini yalnızca birkaç sahnede görüyoruz. Bunun dışında ona karşı öfkeli ve tepkili olduğu zamanlara baktığımızda pek çok annenin de Eva ile aynı tutumda olabileceğini görebiliriz. Beş yaşındaki bir çocuğun kasıtlı olarak altına yapmasına kızmayacak bir anne olduğunu düşünmek biraz ütopik olur sanırım.

Kevin annesine karşı yalnızca öfkeli de değil aslında; bir şekilde annesinin ilgisini çekme derdinde. Tüm gözler onun üzerinde olsun, anne kendisinden başka hiçbir şeyle ya da kimseyle ilgilenmesin istiyor. Eva’nın kendisi için hazırladığı odayı Kevin’ın mahvetmesi de bundan aslında. Eva’nın başka bir şeye vakit ayırıyor olması, Kevin’ın kaldırabileceği bir durum değil. Benzer şekilde Kevin annesinin ilgisini çekmek istediği gibi, onu kimseyle paylaşmak da istemiyor.  Kardeşine olan düşmanlığı da bunun en büyük kanıtı.

Eva, ilgisiz ya da sevgisiz bir anne değil; aksine Kevin’ın yarattığı onca soruna rağmen ondan hala umutlu ve umudunu Kevin ıslah evindeyken bile kaybetmiyor; Kevin’ın yanında olup onun bir gün normal olabileceğini düşünüyor. Kevin hem eşini hem kızını öldürmüşken, Eva oğlu için ayakta kalıyor ve her fırsatta oğlunu görmeye gidiyor.  Eva oğlunu sevmeseydi, çektirdiği tüm acıya rağmen hayatta kalmayı tercih etmezdi. Kocasını ve kızını oğlu nedeniyle kaybetmişken yalnızca oğlu için hayatta kalma çabası vermezdi. Bir noktadan sonra Eva’nın yaşam amacı Kevin oluyor, tıpkı Kevin’ın istediği gibi.

Babasını ve kız kardeşini öldürmüş, ardından arkadaşlarını katletmiş bir çocuk Kevin. Bu cinnetin sebebini ne izleyiciwe-need-to-talk-about-kevin öğrenebiliyor ne de Eva. Filmin genel gidişatına bakıldığında Kevin’ın yaptığı pek çok şeyi annesinin ilgilisi çekmek için yaptığını düşündüğümüz gibi, babasını öldürmesinin sebebini de annesine olan sevgisi olarak yorumlayabiliriz belki. Kevin, babasının annesinde ayrılmak istediğini öğrendiğinde büyük bir öfke duyuyor. Annesinin üzüleceği, üstelik kendisi dışında biri tarafından üzüleceği fikri Kevin için katlanılmaz olabilir. Tüm hayatını annesinin ilgisini üzerine çekmeye adamış bir çocuk için annesinden ayrı kalma fikrinin zorluğu da Kevin’ın babasını öldürme nedeni olarak yorumlanabilir.

We Need to Talk About Kevin’ın,  hakkında bu kadar düşündürmesi filmi mükemmel kılan öğelerden biri. Filmi izledikçe kafanızda oluşan fikirler filmi daha da karmaşık hale getiriyor ancak bu karmaşıklık kendi içinde tutarlı olduğu ve izleyiciyi tatmin ettiği için bu film oldukça değerli bir film. Bununla birlikte, Eva ile Kevin’ın bu kadar uyumlu bir anne-oğul ilişkisinde olması filmin inandırıcılığını bambaşka bir boyuta taşımış.

Kesinlikle izlenmesi ve her fırsatta üzerinde tartışılması gereken mükemmel bir dram.

Before Sunset’i dokuz yıl önce izleseydim, kahrolmuştum.

Before Sunrise’ı ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum, tek hatırladığım  ilk fırsatta Before Sunset’i izlemek istediğimdi. Ne yazık ki bugüne kadar o fırsatı bir türlü bulamadım. Aslında ne yazık ki dememek gerekirmiş çünkü, bu gece Before Sunset’i izlediğimde fark ettim ki o zaman bu filmi izleseydim, “neden birbirlerine tutku dolu gözlerle bakarken bir kez bile öpüşmediler” cümlesiyle başlayan serzenişlerim dokuz yıl boyunca devam ederdi.

Aslında daha karşılaştıkları ilk anda birbirlerine sarılıp uzun süre öpüşmelerini beklerdim ama daha dün karşılaşmış gibi minik bir öpücükle ayrıldılar birbirlerinden. Film boyunca birbirlerine dokunmakla dokunmamak arasında gidip geldiler; ne hissettiklerini ne yaşadıklarını anlatmak konusunda tereddüt ettiler. Belli ki her ikisi de diğerinin kendisi gibi hissetmediğini, kendisiyle aynı şeyi yaşamadığını duymaktan korkuyordu. Buna rağmen aralarındaki tutku öyle ileri boyutlardaydı ki onları izlerken gerilmemek, yeter artık öpüşün biz de siz de kurtulalım diye düşünmemek mümkün değildi. Filmin son anına kadar hep bir umut oldu, bu sefer ayrılmayacaklar diye. Tıpkı ilk filmde Celine trene binene kadar gitmeyeceğine dair umudumuz olduğu gibi.

before_sunsetCeline ilk filmde bırakıp gitmişti, altı ay sonra ki buluşmaya gidemediğini de biliyorduk çünkü bir devam filmi çekilmişti. Böyle olunca film boyunca tüm beklenti belliydi: bu iki insan birlikte olmak zorunda. Film ilerledikçe de bu düşünce gittikçe güçlendi. Birlikte olmak zorundaydılar çünkü, olabilecek en romantik anlarda birlikteydiler ve dokuz yıl boyunca yaşadıkları her ilişkide karşılarındaki insanı değil birbirlerini düşünmüşlerdi. Almak zorunda oldukları kararları bir daha karşılaşamayacaklarını düşünerek almışlardı ama içten içe bir gün yeniden karşılaşma umudu ikisinde de hiç bitmemişti. Birlikte olmak zorundaydılar çünkü, Jesse’nin kitabı yazmasının tek sebebi Celine ile yeniden karşılaşabilmekti. Yıllar önce hayal kırıklığına uğramıştı belki ama bir gün yeniden Celine’i görme umudu bitmemişti. Celine istasyona gidememişti ama büyük annesinin cenazesinde ağlamasının sebebi büyük annesini kaybetmesi değil, Jesse’yi bir daha göremeyecek olmasaydı.

Dokuz yıl boyunca birbirlerini düşlemiş iki insan bir aradaydı ancak bir türlü birlikte olamıyorlardı. Hadi artık öpüşün diye beklerken, Jesse uçağı kaçıracağım dedi ve film bitti. Birbirlerine duydukları aşkı ve tutkuyu anlamak için, yan yana olduklarındaki hallerini izlemenin yeterli olacağı bu iki insanın, birbirlerine dokunmak için bir türlü kendilerini özgür bırakamamalarını bundan dokuz yıl önce izleseydim, o gece üzüntüden uyuyamazdım. Sinirden çıldırır, Jesse belki de gitmemiştir düşüncesiyle kendimi bitirdim. Ya gittiyse ve bir daha bir araya gelmezlerse düşüncesine takılıp kalırdım.

Before Sunset’i bundan dokuz yıl önce izleseydim, kahrolmuştum.

The Dark Knight Yükselemeden Düşerse

Bir Nolan sever olarak büyük umutlarla gittim bugün sinemaya. Serinin son ve en iyi filmi için biletlerin satışa çıktığı ilk
gün biletimi alıp haftalar öncesinden bugünün gelmesini bekliyordum. Sonuçta Nolan’ın 2. Efsanesi, dünyanın da önde gelen efsane filmlerinden Dark Knight’ın ardından seri bu filmle sona erecekti ve Nolan çıtayı çok çok yükseklere çekmişti. Bu yüzden olsa gerek, beklentiler de oldukça yüksekti. Vasat bir birinci bölüm sonrası, düşündüklerimi dile getirmekten korktum. Çünkü film serinin son filmiydi ve Nolan böyle kötü bir filmle seriyi sona erdiremez deyip umutla ikinci yarıyı bekledim. Yine beklediğim olmadı ve Dark Knight yükselemeden düştü benim için.

İlk filmdeki kaos felsefesinden, aksiyondan, heyecandan eser yoktu filmde. Etrafta dolaşan teknoloji harikası makinalar, her an patlaması beklenen bir atom bombasının halkın üzerindeki yarım yamalak etkisinden ibaretti sanki.

Daha ilk sahneden tanıştığımız Bane’den çok umutluyduk; kendisinin en az joker kadar azılı ve psikopat bir düşman olmasını bekliyorduk ki sadece sevdiği bir insan için Gotham’ı yerle bir etme düşüncesindeymiş. Nasıl olduğunu öğrenemediğimiz bir şekilde Batman ya da Wayne ile ilgili her türlü bilgiye sahip olup önce onu sonra da Gotham’ı devirmeye çalıştı film boyunca ve ölümü asıl düşmanı Batman’in değil neden var olduğu bile anlaşılmayan kedi kadının elinden oldu. Hayatını ve tüm Gotham halkının hayatını bir kadın yüzünden mahvetmek isteyip ölümünün de bir kadının elinden olması çok ironik doğrusu.

Sevgilisinin ölümünden sonra Batman’den ve kendinden vazgeçen Wayne’nin sekiz yıl boyunca kendini eve kapaması ve ardından yine nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde aniden tekrar Batman olmaya karar vermesiyle Batman yeniden kötülüklerle savaşmak için Gotham gecelerine daldı. Ancak dalmasıyla iri yarı Bane’in eline düşmesi bir oldu. Batman yaralanınca meydan Bane’e kaldı. Bane, zenginden alıp fakire verme prensibiyle yola çıkmış gibi gözükse de tek amacı eski bir usta, aynı zamanda ilk filmden de bildiğimiz düşman Ra’s Al Ghul’un öcünü almakmış meğer. Joker’in kaos yaratma fantezisinin yanında bu amaç oldukça sıradan geldi doğrusu. En azından bir final filmine yakışır türden değildi.

Ne Batman ne de Bane üzerine düşeni yapamazken bir de çaylak ofis memurunun bir anda gaza gelişleri, hemen ardından dedektifliğe yükselmesi ve film boyunca Batman’le karşılaştığı her sahnede Batman’in kendisine verdiği “herkes batman olabilir” gazıyla Robin’e dönüşmesini izledik. Nolan keşke her karaktere biraz yatırım yapmak yerine Dark Knight’ta yaptığı gibi belli karakterlere yönelip onların içini doldursaymış.

Karakterleri bir kenara bırakırsak yine Dark Knight ile karşılaştırdığımızda oldukça vasat bir kurguya sahipti film. Gereksiz uzayan diyaloglar, bir anda aylarca ya da saatlerce ileriye atlayan sahnelerle sıradan bir aksiyon filminden farksız bir hale vardı filmin. Her şeyi bilen her şeyi gören Bane ve yardımcılarından nasıl saklandıkları belli olmayan Gordon ve ekibinin mücadelesi ise hem kopuk hem de tatmin etmez vaziyetteydi. Filmin zaten ağır aksak ilerleyen kurgusuna hiçbir katkıları yoktu.


Gelelim final sahnesine… Eğer bir seriyi bitiyorsanız, hele ki yerlere göklere sığdırılamayan, daha şimdiden efsane filmler arasına karışmış bir ikinci filmden sonra çektiğiniz filmle seriyi sonlandırıyorsanız bu filme efsanevi bir final yapmanız gerekir. The Dark Knight Rises’ın finali bu filmin devamı gelir niteliğindeydi. Film, Batman’in Gotham halkı için kendini feda ettiği sahne ile bitmeliydi belki de ya da en azından Batman’in/Bruce Wayne’in ölü ya da diri olduğuna dair net bir bilgi vermemeliydi. Bu son yerine Wayne’i yeni sevgilisiyle bir kafede otururken görmek hiç de tatmin edici olmadı doğrusu. Robin karakterinin ortaya çıkışının finali daha da beter bir hale getirdiğinden bahsetmek bile istemiyorum.

The Dark Knight Rises’ı hiç çekilmemiş saymak istiyorum. Benim için bu serinin finali The Dark Knight olarak kalacak. Aksi takdirde Tha Dark Knight’a çok büyük haksızlık olacak çünkü.

 

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑