Aynı sokakta beraber oynayan çocuklardık. Yazları öğlen olunca bir anda sokağa doluşur, gün dönmeden eve girmezdik. İp atlar, bisiklete biner, kapı önlerinde sabaha kadar çekirdek çitleyip oyunlar oynardık. Hıdırellez zamanlarıysa en güzel zamanlardı. Neredeyse bir hafta boyunca her gece sokakta ateş yakar, üzerinden atlardık. Üstelik sadece biz çocuklar değil, ablalar abiler, anneler babalar da gelirdi ateşin başına. Hava kararmadan önce sokak sokak gezip yakacak küfe, tekerlek arardık. Güneş battığında ateşin başında toplanır, tek tek, bazen de çifter çifter ateşin üzerinden atlardık. Zaman geçti tek tek felaket haberleri gelmeye başladı mahalleden. Ne oldu da tek derdi ateşin üzerinden ilk kimin atlayacağı olan çocuklar bir bir göçüp gitti bu dünyadan? Bir sabah ansızın intihar haberiyle uyandık. Cenaze evden çıkana kadar kimse inanmak istemedi haberin doğruluğuna. Yüzünde hep buruk bir gülümsemeyle dolaşan o çıtı pıtı kız, vazgeçmiş olamazdı yaşamaktan. Kabul etmek istemedi mahalleli. İntihar olamazdı ama başka birinin o kızın canına kıyması daha da kabul edilemezdi. Ağıtlar yakıldı, göz yaşları döküldü. Yavaş yavaş alıştı herkes. Sonra bir daha hiç bahsedilmedi, ne o kızdan ne de ölüm sebebinden. Yıllar sonra başka bir ölüm haberi geldi mahalleden. Belki de dünya üzerindeki en sakin, en sessiz adam bir kavgada kalbinden bıçaklanarak öldürüldü dediler. Yine kabul etmek istemedik. Herkes kavga edebilirdi, biriyle bağıra çağıra konuşabilirdi belki ama O asla yapmazdı. Kimseye karışmayan o masum çocuk nasıl olurdu da kavga ederdi, nasıl olurdu da bir kavgada bıçaklanıp öldürülebilirdi? Üstelik daha yolun yarısına bile gelmeden, daha bir sene öncesinde evlenip kendi yuvasını kurmuşken.

Çocuklukta farkına varılmıyor bu dünyanın ne kadar kirli bir yer olduğunun. Keşke hiç büyümeseydik. Keşke tek derdimiz, hıdırellez ateşinden önce kimin atlayacağı olarak kalsaydı.  

Reklamlar