Aslınsa klasik bir veda olacaktı; sonraki gün görüşmek üzere sarılıp ayrılacaktık birbirimizden. Sarıldık uzun uzun. Sonra sen suç işlemiş bir çocuk gibi başını öne eğip, “Ben gidiyorum” dedin. Öylece, aniden… “Daha fazla yapamıyorum.” Daha önce de senden benzeri şeyler duyduğum için önce ciddiye almadım. Başını yerden kaldırmadan devam ettiğindeyse, artık bende bir şeyler kopmuştu.

Öylece karşında durup yıllar süren o bir dakikanın bitmesini bekledim. Seni izledim; başın hala önünde, ellerinle sırt çantandan sarkan ipleri çekiştirip oynuyordun. Bense ellerimi koyacak yer bulamıyordum bir türlü. Tshirtümün ucuyla oynayıp endişeyle seni dinliyordum. Henüz yüzünü görememiştim ama sesin hüzünlüydü. En az senin kadar ne yapacağımı bilemiyordum o an. Ellerim titredi, kelimeler boğazımda tıkandı. Göz yaşlarım her zamanki gibi akmamak için direndi. O halde dinlemeye devam ettim, tek kelime edemedim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. “Gitme” diyemedim. Dudaklarımı ısırdım. Yüzünü kaldırıp bana baktığında, dünya üzerindeki en hüzünlü yüzü gördüm karşımda. Boğazımdaki düğüm büyüdükçe büyüdü. Sonra bana bakıp “Neyse haberleşiriz” dedin. Saniyeler öncesindeki o ölümcül anları biz yaşamamışız gibi, her zaman yaptığın gibi, “konuşuruz” dedin. Bense sadece “Gitmeden önce haber ver” diyebildim.

Boğazımda düğüm, gözümde bir fırsatını bulsa kendini bırakacak gözyaşı ve aklımda “seni seviyorum” cümlesiyle kalakaldım.

Reklamlar