2 ay sonra ilk damla düştü kızın gözünden. Hiçbir şey için geç değildi, ağlamak için bile. Sadece biraz zamansız doldu gözleri, hepsi bu. Ağlamak her zaman rahatlatıcı olmuştu halbuki; ta ki sonuncusuna kadar. Bu defa acı çekiyordu. Çok uzun zaman sonra ağlıyordu ve rahatlamak yerine her damlayla biraz daha canı yanıyordu. İşte o zaman fark etti içindeki özlemin büyüklüğünü, derdini kimselere anlatamamın yarattığı boşluğu. Boş konuşmak, etrafta kahkahalar atarak dolaşmak hep en kolayıydı onun için ve en rahat yaptığı şeydi başkalarından önce kendini kandırabilmek. Mutlu olduğuna, hiçbir sorunu olmadığına kendini inandırmak,yemek yemek kadar kolaydı onun için. Bunu sağlayabilmek için yaptığı tek şeyse sorunlarından bahsetmemekti üstelik. “Sorundan kimseye bahsetmezsen, var olmadığına kendini inandırabilirsin” idi hayat felsefesi. Bunun kendini güçlü kıldığına inanırdı. İşte o zaman karar verdi artık güçlü olmak istemediğine ve o zaman kendine mutlu olmadığını itiraf edebildi. Bir otobüs dolusu tanımadığı insanın arasında olduğuna aldırmadan ağladı. Canı yandı, ağlamaya devam etti. Artık hiçbir şey düşünemeyecek hale gelinceye kadar ağladı. Yavaş yavaş canı daha az yanmaya başladı. Ağladıkça rahatladı. Yine yanılmadı, göz yaşları bir kez daha antidepresan etkisi yaratmıştı. Gözünde yaşlarla uykuya daldı; daha gidecek çok yolu, ağlayacak çok derdi vardı.

Reklamlar